eskisehirspor.com Giriş Sayfası
Forum Forum > Diğer > Sohbet / Eğlence / Diğer Konular
  Aktif Konular Aktif Konular
  FAQ FAQ  Forum Arama   Takvim   Kayıt Kayıt  Giriş Giriş

Konu KapalıHalil YAZ" Sondan Okuyunuz"

 Cevapla Cevapla Sayfa  <1 5354555657 184>
Yazar
Mesaj
  Konu Ara Konu Ara  Konu seçenekleri Konu seçenekleri
aztek26 Liste gör
Deneyimli Yazar

UZAKLAŞTIRILMIŞTIR

Akif
Yaş: 47
Katılım: 28/Ağu/2007
Yer: Ankara
Online Durum: Offline
Mesajlar: 662
Direct Link To This Post Tarih: 29/Şub/2008 saat 14:31
Barbaros kardeş mükemmel. Bizimle paylaştığın için teşekkür ederim.
ŞAMPİYON ESESİM NE İSTERSEN İSTE BENDEN
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 29/Şub/2008 saat 22:48

Çiğdem minibüsten indiğinde saat bire gelmek üzereydi.

Üniversite yerleşkesindeki son durak fazla kalabalık değil.

Mart'ın son günleri. Havalar bir sıcak, bir soğuk. Bugün güneşli. Yine de sıkı giyindi. Bir haftadır hasta, yeni yeni iyileşiyor. Dersi yok. Bir arkadaşını, hocasını görmek için de gelmedi. Saat ikide üniversite konferans salonunda emekli bir generalin konuşmasını dinlemek için geldi.

"Daha erken. Bir çay içeyim!"

Yerleşkeye şehir merkezinden öğrenci taşıyan minibüs ve otobüslerin son durağından epey uzakta olan Kampus Kafe'ye yöneldi.

Üniversite yerleşkesi şehir dışında yüksek bir tepede kurulu. Hava güneşli olsa da bu mevsimde hiç eksik olmayan rüzgâr zaman zaman üşütüyor. Kırmızı, uzun atkısını iyice boynuna doladı. Bakındıysa da yolda tanıdık birine rastlamadı.

Üniversitenin çok büyük kafesi kalabalıktı. Kapıdan içeri girince biraz durdu, boş masa baktı. Sağ taraftaki masaların birkaçı boştu. Onlardan birine oturmaya karar verdi ama, çay için sol tarafa döndü. Kimseye çarpmamak için dikkatle yürüdü. Çay fişi satılan yerde sıraya girdi.

Fişi alınca yine döndü, geldiği tarafa yürüdü. Çay ocağı, girişte kapının solundaydı.

"Burada çay içmek bir işkence!"

Sıcak sıcak çay iyi gelir. Bu yüzden canı çekti. Yoksa bir şeye benzemiyor. En adisinden naylon bardak, naylon kaşık ve süzme poşet çay!

"İçilmez! Sıcak su mu içsem?"

Çay.

Kaynar suyu dökmemek için bardağı dikkatle tutarak oturmaya karar verdiği masaya geldi. Masa temiz değildi. Yandaki de kirliydi. Oturdu. Çağla rengi, uzun, ince deri pardösüsünün cebinden kâğıt mendil paketini çıkardı. İçinden bir tane çekti. Simit kırıntılarını bir köşede topladı. Az kalktı, pardösüsünü çıkardı, yanındaki sandalyeye koydu. Çay poşetini suya daldırdı, şekerleri de içine atıp karıştırdı.

Kafe gürültülüydü. Tek oturan yok. Her masada en az iki kişi. Herkes konuşuyor. Dışarısı apaydınlık. Güneş çok uzaktaki, gölün karşısında ilçenin sırtını yasladığı dağların tepesinde parlıyor.

Dağlar!

Çiğdem dağları çok seviyor!

Ağabeyi de seviyordu, babası da!

Adını babası koymuş. Sonbaharda açan kır çiçeği. Sarı çiğdem! Doğduğunda saçları sapsarıymış, şimdi kumral. Pek yüksek olmayan dağlarda da bitermiş bu çiçek. Babası öyle anlatırdı.

"Baba, abi, ikinizi de çok özledim!" dedi kendine, yanında getirdiği kitabı çantasından çıkarırken.

Az sonra konuşmasını dinleyeceği generalin anı kitabı. Üç kez okudu. Her seferinde yaşadığı heyecan şimdiki gibi. O generali görecek, dinleyecek. Tanışmak istiyor.

Sayfaları karıştırırken yandaki masadan kahkahalar yükseldi. Döndü, onlara baktı. Dört kişiydiler. Üç kız, bir erkek. İlk gülen erkekti, kızlar da ona katılmıştı. Diğer masalardan da bakanlar oldu.

Tekrar kitaba döndü. Yandaki öğrenciler sustu, utanmış olmalılar, şimdi alçak sesle konuşuyorlar.

İşaretlediği sayfaya bakıyor.

Çayını unutmuştu. Poşeti çıkardı, izmarit dolu küllüğe bıraktı, bir yudum içti. Bardak ve kaşık, sıcaktan yamulmuştu.

Gözleri sayfada, altını kırmızı kalemle çizdiği isimde takılıp kaldı. Kitabı eline aldı, gözleri o isimde, arkasına yaslandı. Gözlerinin dolduğunu, ilk damlaların yavaş yavaş yanaklarından süzüldüğünü hiç hissetmedi. Yan masadaki dört öğrencinin hepten susup, kendisine baktıklarını da fark etmedi.

Yan masadakiler, kitaba dalıp giden, ince, uzun boylu kızın niçin ağladığını birbirlerine sordular. Kızlardan biri kalktı, Çiğdem'e yaklaştı, eğildi:

"Bir şey mi oldu arkadaş?"

Çiğdem birden farkına vardı.

Toplandı. Kitabı kapattı, sağ eli işaretli sayfada kaldı. Soruyu soran genç kıza baktı. Gülümsemeye çalıştı. Gözyaşları dudaklarına kadar süzülmüştü. Çantasının yanında duran mendil paketinden bir tane aldı, gözlerini, yanaklarını, dudaklarını kuruladı.

"Yok bir şey, yok, yok!" dedi.

"Hasta mısınız yoksa?"

"Yo, değilim, teşekkür ederim!"

"Ağlıyorsunuz ama…"

İnsan bu saatte, burada, hasta olduğu için ağlamaz! Bunu kıza söylemedi.

"Aklıma bir şey geldi de, bir anı. O yüzden ağladım herhalde."

Kız gülümsemeye çalıştı. Kendisini izleyen arkadaşlarına baktı. Bir şey yok, der gibi, göz kırptı.

"Peki o zaman!" dedi kız. "İyi günler!"

Döndü, masasına oturdu. Çiğdem de kitabı çantasına koydu, gazetesini çıkardı. Saatine de bakmıştı bu arada. Konferans saat ikide. Daha var. Gazetenin başlıklarına göz attı. Diğer sayfalara. En dikkat çekici haber, birkaç gün önce güneydeki illerden birinde yapılan Nevruz gösterisinde Türk Bayrağı'nın yere atılması, yırtılmak ve yakılmak istenmesiyle ilgiliydi. Neşesi zaten yoktu. Bir de ağlamıştı. Heyecanı sıkıntıya dönüştü. Hızla toplandı, kalktı. Koşar adım kalabalığa çarpa çarpa, rüzgâr gibi kendini dışarı attı, güneşin üstünde parladığı dağlara gider gibi. Ne kadar yürüdü kendi de bilmiyor, üniversite binalarından birinin yanında durdu. Rüzgâr yine hafif esiyordu. Atkısını düzeltti. Yan tarafındaki çimlere, çam ağacının altına oturmak istedi. Yürüdü. Sırtını ağaca verdi, çömeldi, uzaklara baktı. Kendisinin, ağabeyinin, babasının sevdiği dağlara. Zaman zaman gezmek için gittiği ilçe dağların eteğinde yayılmış ve göl. Gölün mavisi bugün her gördüğünden daha güzeldi. İnsanı çağıran mavi.

Dördüncü kattaki konferans salonuna geldiğinde saat ikiye çeyrek vardı. Kapı önündeki yığılmayı görünce şaşırdı.

"Keşke erken gelseydim, nasıl gireceğim şimdi?"

Kapı önüne yaklaştı. Birine sordu:

"Konferans başladı mı?"

Uzun boylu, hafif sakallı genç gülerek yanıt verdi:

"Daha başlamadı ama, salon doldu, giremeyiz, geç kaldık."

Çiğdem bu ilgiye sevindi. Günlerdir, acaba katılım nasıl olur, diye merak ediyordu. Konferansın duyurusu on beş gündür yapılıyor.

Vücutlarını öne, yukarıya doğru kaldıran, basamaklardan salona göz atmaya çalışan kalabalığın arasına girdi.

"Müsaade edin lütfen, bir dakika, muhakkak girmem lazım!"

Bakanlar, gülerek yol verenler oldu.

"Kız olduğum için şanslıyım. Bizim üniversitenin erkekleri gerçekten kibar ve hassas."

Birkaç basamak çıktı. Önü tıkandı. Çantası koltuğunun altında, biraz da terledi.

"Konferans birazdan başlayacak, acaba içeride yer var mı, yoktur, olmazsa basamaklarda otururum, önemli değil."

Yine rica etti, yol verdiler, birkaç basamak daha çıktı. Konferans salonunun kapısı artık arkada kalmıştı ama, salonu henüz göremiyordu. Birkaç basamak daha gerekiyor. Yine rica, biraz çaba ve itekleme, sonunda başardı. Sahneyi, salonu gördü. Dolu. Aralar da dolu ama, önemli değil, buradan da generali görebilir, dinleyebilir. Zorlarsa daha ileriye de gidebilir. Az soluklandı. Isınmıştı. Birkaç adım daha!

"Oturayım mı?"

Yerde oturanlar vardı. Vazgeçti, yine yürüdü ve ön sıralara birkaç metre kala durdu. Ayak uçlarına basarak ön koltuklara baktı, generali görmek için. Onu iki kez televizyonlarda seyretti. Görürse tanır ama, şimdi çıkaramadı. Kalabalık binden fazlaydı ve sessizce bekliyordu. Sahneye baktı. Sağ tarafa bir kürsü yerleştirilmiş, yanında takım elbiseli orta yaşlı bir adam ayakta bekliyor. Sahnenin içine duvara bir tarafta büyük bir Atatürk afişi, öbür tarafta da Türk Bayrağı asılı. Sahneye çıkan merdivenlerin başında da, Şehit Aileleri Derneği adına gönderilen bir çelenk duruyordu.

"Ayakta durmaktansa oturayım."

Pardösüsünü çıkarıp katladı.

"İyi ki pantolon giymişim."

Atkısını çıkarmadı. Özellikle yanına almıştı. Kırmızı atkı, beyaz dik yakalı kazak.

Saat tam ikide ön koltuklarda bir hareketlenme oldu. Ayağa kalkanlardan lacivert takım elbiseli, orta boylu, zayıf biri sola doğru yürüdü. Çiğdem net olarak görüyordu. Ürperdi. Tüyleri diken diken oldu.

"O!"

General yavaş adımlarla basamakları çıktı, kürsüye geldi. Beyaz gömleğine çağla rengi bir kravat takmıştı. Düz saçlarını yana taramış, yanık yüzlü. Dağlarda yanmış bir yüz!

Uzatılan mikrofonu aldı, salona baktı.

"Hoş geldiniz!"

Herkes alkışladı, Çiğdem de. Salon bir tıkırtının bile duyulabileceği sessizliğe gömüldü. General birkaç saniye salonu süzdü.

"İlginize teşekkür ederim!"

Yanındakiyle bir şeyler konuştu. Yine salona döndü:

"Yarım saat kadar sürecek olan kısa bir film gösterisi var. Mücadelemizden bir kesit. Konuşmamı daha sonra yapacağım."

Sahneye seyyar bir beyaz perde yerleştirilmişti. Generalin yanındaki kişi, kürsüde bulunan bilgisayarla ilgilenirken salonun ışıkları söndürüldü.

Çiğdem, yarım saatlik filmi nefesini tutarak, zaman zaman gözleri dolarak, arada birden patlayan alkışlara eşlik ederek seyretti.

Türk askerinin dağlarda, vadilerde, kırlarda sürdürdüğü savaşın zorluğunu, o mücadeleyi kendi sorumluluk bölgesinde bizzat yürüten generalin eşliğinde izledi. Sırtlarında teçhizatları, ellerinde tüfekleriyle kollar halinde askerlerin, çetin kış koşullarında yalçın tepelere tırmanışını, köprülerden geçişlerini, havaya uçurulan köprüleri; bölücülerden ele geçirilen silahları; kahramanlığı, cesareti, inancı seyretti.

Film bitince, ışıklar yakıldı, Çiğdem yan tarafında boşalan bir koltuğa oturdu.

"Bu film, komutam altındaki birliklerin mücadelesinden bir parçadır. Gerçi biliyorsunuz ama, bir daha seyretmenizi istedim." dedi, konuşmasına başladı.

General, önce bölücü örgütün varlığı ve tehdidine değindi. Ulusa, devlete verdiği zarara. Ulusun, Milli Mücadele günlerinde verdiği şehit sayısının on bir bin civarında olduğunu, oysa bölücü örgütle yapılan savaşta verilen şehit sayısının beş bin olduğunu söyledi. Bu rakamlar, karşılaştığımız tehdidin ne kadar ciddi olduğunu gösterir, dedi.

General:

"Savaş, insanlık tarihi kadar eskidir… İnsan tabiatındaki paylaşamama duygusu oldukça savaşlar da olacaktır, bu süreç belki yıllarca sürecektir... Savaş artık günümüzde, hükümetlerle, ordularla değil, halkla yapılır… Türkiye bugün, 1856-1923 arası koşulların aynısını yaşıyor… Savaşa, savaşlara hazırlıklı olmalıyız! Ve savaş, cesur, gözü kara, yetenekli, karakterli önderler tarafından yönetilmelidir. .. Savaş alanları, şeytanların cirit attığı, çelik-çomak oynadığı bir alandır. Bu yüzden, savaş için, savaşa hazırlık için, insan aklının saldırganlığına ihtiyacımız var; her alanda akıl almaz örgütlerin kurulması gerekir. Bu yapılabilir. Çünkü insan zihninin, duygularının ve hayallerindeki derinliğin sonu yoktur… Savaştaki en büyük ve güçlü silah ise, insandır. Bu mücadele orta kırat adamlarla değil, en iyileriyle becerilir, işin sonunu düşünenlerin değil, düşünmeyenlerin cesaretiyle! Emperyalizme dikkat! Emperyalizm savaşlara, pazar ve doğal kaynaklar için başvurur, demokrasi ve insan hakları için değil!.. Halk, Osmanlıdan kalma 'kul' ruhuyla yaşayamaz, hesap soran yurttaş olması gerekir… Devlet, güvenlik ve adaletten sorumludur, vatan ve ulus temelinde var olur…"

Daha birçok şey! Çiğdem, kucağındaki çantasının üzerine koyduğu ince defterin iki sayfasına, kendince önemli gördüğü sözleri not etti. Generalin konuşması bir saat sürdü. Coşkuyla alkışlandı. Sorular ve yanıtlar bölümünde Çiğdem hem dinledi, hem düşündü.

General, şunu söylemek istiyordu:

Vatanımız, ulusumuz, devletimiz tehlikededir. Herkes bunun bilincinde olsun, hazırlansın, örgütlensin. Çiğdem'in anladığı bu oldu.

Generale sorulan soruların yanıtlanması da yarım saat sürdü. Sorular bitince, general teşekkür etti.

Film sonrası bölümde Çiğdem daha sakindi. Generali uzun uzun alkışlayan dinleyiciler yavaş yavaş salondan çıkarlarken, o, sahnenin önünde etrafı çevrilen, tebrik edilen generale baktı.

"Kendine güvenen, kararlı bir vatansever!"

General yanındakilerle salonun çıkış kapısına doğru yürüdü. Çiğdem grubu izledi. Gruptan biri, komutanın, salonun dışında kitap imzalayacağını, duyurdu. Güldü Çiğdem. Çantasından kitabı çıkardı.

Salonun dışı da kalabalıktı. Yan yana konmuş iki masa vardı, dört de sandalye. Öğrenciler tek tek kitaplarını imzalatmaya başladılar. Arada soru soranlar da oluyordu. General hepsine yanıt veriyor, bazen gülümsüyor, yine de açıklıyordu. Çiğdem acele etmedi, biraz ortalık sakinleşsin, diye düşündü. Göle, uzaktaki dağlara doğru açılan bir kapı vardı, uzunca bir balkon. Oraya gitti. Kapının ağzında elinde kitap karlı tepelere baktı. Biraz daha baksa yine gözleri dolacaktı, bunu hissetti. Döndü, generalin masasına geldi. Kalabalık azalıyordu. Generalin yanında üniversite rektörü oturuyordu ve yaşlı başlı birkaç kişi daha. İki de yardımcısı olduğunu fark etti Çiğdem. Ellerinde çantalarıyla gözlerini dört açmışlardı.

"Korumalarıdır herhalde!"

İmza alan genç bir kadından sonra elindeki kitabın kapağını açtı, generalin önüne sürdü. General Çiğdem'e baktı. Çiğdem gülüyordu.

"Adınız?" dedi general.

Çiğdem'in gülüşü soldu. Bir ân ne diyeceğini bilemedi. Gözlerini kapattı. General ona bakıyordu, yanındakiler de. Çiğdem derin bir nefes aldı. Sonra ağabeyinin adını, soyadını söyledi.

Generalin yüzündeki merak birden parladı. Ayağa kalktı. Ellerini Çiğdem'in yanaklarına uzattı. Çiğdem kendini bıraktı.

"Yoksa siz…" diyebildi general, kalktı, yanına gitti.

Birbirlerine sarıldılar.

"Evet generalim, ben kız kardeşiyim!"

General, merak ve heyecanla seyredenlere tek tek baktı.

"Benim şehit askerlerimden birinin kız kardeşi!" dedi. "Şehit çavuşumun kız kardeşi!"

Elinden tuttu, yanına oturttu Çiğdem'i. Çiğdem, önceden hazırlamıştı. Kimliğini çıkardı, masanın üstüne koydu. Ağabeyinin kendisiyle çektirdiği fotoğrafları, gönderdiği mektupları, generaliyle çekilmiş bir fotoğrafı da.

"Bakın generalim!" dedi Çiğdem.

General sigara yaktı. Kimliğe, mektuplara, fotoğraflara baktı. Yanındakilere de gösterdi.

"Abin senin için çok çiğdem topladı!" dedi ve ilk sayfayı imzaladı.

Tarih olarak çavuşunun şehit olduğu günü, ayı ve yılı yazdı.

Yer olarak da… Şemdinli!

 

Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 29/Şub/2008 saat 23:05
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
MEVLANA
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 01/Mar/2008 saat 15:14

PENCERE

İLHAN SELÇUK

Siviller Askeri

Aşamadılar...

28 Şubat'tı dün...

Dinci-entel takımı 28 Şubat'a karşıdırlar...

Neden?..

Çünkü askere karşıdırlar...

Oysa tarihsel yazgımıza göre Türkiye'de demokrasi asker eliyle mayalanmıştır...

Örnek mi?..

28 Şubat!..

*

Çok partili rejime 1946'da geçtik, iktidar 1950'de el değiştirdi...

Zorunlu öğretim 5 yıldı...

1997'ye dek 5 yıl kaldı...

21'inci yüzyılın eşiğine gelmiştik; çok partili rejimle yaşanan 47 yılda Türkiye, yurttaşına 8 yıllık bir eğitim zorunluluğu bile sağlayamamıştı...

Dünyada, bu zavallı durumda olan 5 ülkeden biriydik...

Asker '28 Şubat' ta dayatmasaydı, bugün de zorunlu eğitim 5 yılda kalacaktı...

*

Asker 27 Mayıs'ta müdahale edip 1961 Anayasası'nı dayatmasaydı Türkiye'de koşullar nasıl olacaktı?..

1950'de iktidara geçen Demokrat Parti, ne yapmıştı?..

Ne sendika hakkı, ne grev hakkı, ne toplusözleşme hakkı, ne yargıç bağımsızlığı, ne Anayasa Mahkemesi ne de bu köşeye sığmayacak kadar çok demokratik hakkı Demokrat Parti on yıl süren iktidarında ve çok partili rejimde tanımamıştı...

Askeri müdahale olmasaydı, hiçbiri -belki bugün bile- yürürlüğe konamayacaktı ...

Evet, ne yazık ki tarihsel yazgımızın alın yazısında askeri demokrasi gerçeği okunuyor...

*

Bugün durum ne?..

* Tersane örneği ortada!..

Emekçi, işçi, işyerlerinde, tarlalarda, tersanelerde, can pazarında, hayatını yitiriyor; ölümüne koşullarda çalışıyor; sivil iktidar kesiminde kırk sağırlar birbirini ağırlıyor...

* Medya rezalet!..

Dinciler medyada egemenleştiler; İslamcı Yeni Şafak gazetesinin patronu, AKP iktidarının 5 yılında servetini 5 kat büyüttüğünü bizzat kendi gazetesinde açıklıyor; kimsenin gıkı çıkmıyor...

* Etnik milliyetçilikle dincilik yönetimde ve politikada egemen...

Bir yanda türban..

Bir yanda şehitler..

Tesettürden yana Cumhurbaşkanı ikisini de kullanarak AKP iktidarını destekleyen siyasetini yürütüyor...

* Nereye gidiyoruz?..

27 Mayıs devrimiyle gerçekleşen anayasada yazılı 'sosyal hukuk devleti' nden 'dinci sadaka devleti' ne doğru yol alıyoruz...

*

Dün 28 Şubat'ın yıldönümüydü...

Tam demokratik olmayan bir çok partili rejimde 47 yıl (yarım yüzyıl) 5 yılda bırakılan zorunlu eğitim askerin 28 Şubat'ta dayatmasıyla 8 yıla çıkarılabildi.. .

Aradan 10 yılı aşkın bir süre geçti...

Zorunlu eğitim -uygar ülkelerde olduğu gibi- neden 12 yıla çıkarılamıyor?..

Yoksa bu işi yapması için yine askeri mi bekliyoruz?. .

Türban sorunu bu sorunun içindedir!..

Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 03/Mar/2008 saat 20:16
Amerika'da zencinin biri pasaportunu kaybetmis.
 
Tam da Türkiye'ye tatile gidecegi gun.
 
 Aksilik bu ya... uçagi kaciracak, kara kara düsünürken yolda bir pasaport bulmasin mi?
 
hemen almış yerden,bir bakmis Leanardo di Caprio'nun pasaportu..
 
"ne olursa olsun" demis ve sansini denemeye karar vermis.
 
çikarmis leonardo'nun fotografini, kendi fotografini yapıştırmış.
 
Uçmuş Türkiye'ye.
 
Atatürk hava limaninda görevli gümrük memurunun karsisina geçmis.
 
Kim olabilir memur. Tabi ki temel... :-)
 
Temel almis pasaportu eline.
 
adamin ismine bakmis:
 
''Leonardo di Caprio",
 
fotografa bakmis, bir zenci.
 
Adama bakmış ayni zenci...
 
Bir kaç şaşkın bakıştan sonra temel obur masaya seslenmis,
 
"Ula Cemal, bu titanik batmis miydi, yanmis miydi??????

Clap
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 03/Mar/2008 saat 20:42
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 03/Mar/2008 saat 20:49
Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi  10$dan maymun
 alacağını söylemiş.

 Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana  koşup
 maymunları yakalamaya  baş lamışlar.

 Adam,binlerce maymunu 10$ dan satın alınca ortalıkta  maymunlar
 azalmış,yakalaması zorlaşmış.

 Köylüler tam maymun yakalamak tan vazgeçecekken adam  tanesine 20$
 vereceğini söylemiş.

 Tekrar heveslenen köylüler tekrar maymunları yakalamaya  baş lamışlar.

 Bir süre sonra da fiyatı 25$a çıkarmış.Ancak bırak  yakalamayı
 ,maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.

 Bunun üzerine adam fiyatı 50$ a çıkardığını,ancak  kendisinin işi
 olduğu için şehre gitmesi gerektiğini,yardı mcısının onun yerine  alım
 yapacağını söylemiş.

 O yokken yardımcısı köylülere demiş ki; Şu büyük  kafesteki maymunlar
 var ya ben onların tamamını size tanesi 35$ dan satayım,siz  de adam
 gelince ona 50$ dan satarsınız.

 Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün  maymunları
 satın almışlar.

 Sonra  ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören  olmamış.

 Şimdi borsanın nasıl çalıştığı hakkında biraz bilgi  sahibi olmuşsunuzdur :)
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 04/Mar/2008 saat 20:41
Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.

Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,

'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.

Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,

'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!' diyerek sırıtmaya devam ederler.

Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,

'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım' der.

Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir  utanma ve sıkınt ı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.
Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,

'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.

Ben bu rozeti annemin adına takıyorum' der.

Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,

'Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü' diye sorar.

'Hayır' diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:

'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu
anlarımda  her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır  annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.

'Hımmm' diye kekeler delikanlı.

'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.
'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.

'Evet, evet' der adam

'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce
sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a şükrediyorum.'

'Sanır ım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?

'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.
Yaşının çok  genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'

Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,

'Çok üzgünüm  bayım. Özür dilerim' der...

Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.

Öykünün altına bir de not düşmüş:

'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..'

Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 04/Mar/2008 saat 20:52
Temel ve Fadime hayvanat bahçesinde dolasiyorlarmis.
Aslan kafesinin önüne geldiklerinde kafesin bos oldugunu ve aslan bakicisinin içeriyi
temizledigini görmüsler. Aslanlarin nerede oldugunu sorunca bakici:
'Simdi onlarin sex saatleri 5 saatten önce çikmazlar' demis.
Bunun üzerine Fadime Temel'i dürtmüs ve sitemle
'Tuytun mu Temel?' Temel yüzünü burusturmus 'tuytum
Fadime' demis. Biraz daha ilerlemisler Ceylanlarin kafesinin önüne
gelmisler ama orada da bakicidan baska bir sey yokmus, sorduklarinda
bakici
'simdi onlarin sex saati, 4 saatten önce çikmazlar' demis. Fadime yine
dönmüs daha sitemkar 'Tuytun mu Temel' Temel iyice bozularak 'tuytum
tuytum!' Ayni sey gorillerin kafesinin önünde daha siddetli bir sekilde
tekrarlandiktan sonra geyiklerin kafesinin önüne gelmisler, bakiciya
sorduklarinda, bakici 'Simdi onlarin sex saati ama bekleyin bir -iki
dakikaya kadar çikarlar' demis ve öyle olmus. Bunun üzerine Temel
gururla
dönmüs Fadime'ye
'TUYTUN MU FADIME?' demis.
Fadime aninda cevabi yapistirmis:
'Tuytum tuytum ama sen de su geyigin kafasindaki boynuzlari gördün mü?!!'
Yukarı
Barbaros Liste gör
Usta Yazar


Halil Yaz
Yaş: 72
Katılım: 16/Eyl/2007
Yer: Turkey
Online Durum: Offline
Mesajlar: 1582
Direct Link To This Post Tarih: 04/Mar/2008 saat 21:26

Efendim ? AB'mi dediniz ? Hadi canım siz de !..

 

 


43 (kırküç) yıldır sorulmayan soru
 
  Aslında dün yazacaktık...
  Araya deprem girdi, bugüne kaldı.
  Demiştik ki, bayramdan önce...
  'AB için referandum yapılsın.'
  Madem millet için AB'ye girmek istiyorsunuz...
  Yetti artık, emrivaki...
  Millete sorun.
  İstiyor mu, istemiyor mu?
 
  Çünkü benim bildiğim, AB'nin bir numaralı kriteri,
  millet ne istiyorsa, onu yapmak...
  Aksini değil.
  Bu nedenle onlar kendi milletlerine sordu...
  İsteyen girdi,  istemeyen girmedi.
  Mesela, Norveç...
  Seçilmiş bir hükümet vardı iktidarda.
  Yani milletten 'yetki' almıştı.
  Ama buna rağmen, referandum yaptı.
  'Hayır' dedi millet... Girmediler.
  Bir zarar gördüklerini de, görmedim.
 
  Peki ya biz?
  İlk başvuru, 1959'da.
  Menderes... Rahmetli...
  Kimseye başvurdu mu, 'başvuralım mı, başvurmayalım mı' diye?
  Başvurmadı.
  Başvurmadan başvurdu...
  Sonra?
  Hatırlayın...
  Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller...
  Hepsi birer defa girdi AB'ye...
  Hepsi, ayrı ayrı kutlama yaptı AB'ye girdiğimiz için.
  E baktı ki millet, bir yere girdiğimiz falan yok...
  'N'oluyor' demeye kalmadı...
  Tayyip Erdoğan iki defa daha girdi.
  Patlattığımız havai fişeğin haddi hesabı yok, AB'ye girdiğimiz için.
  En fazla defa biz girdik!
  Ama hâlâ dışardayız.
  Hatta, dışarda bi tek biz varız.
  Bu arada bize giren girene...
 
  Ve işte bugünkü soru...
  Siyasilere değil, size.
  Herkes kendine soracak.
  Herkes kendine verecek cevabı...
 
  1963 Ankara Anlaşması'nı milat kabul edersek...
  Dile kolay, 43 yıldır...
  Ekonomiden hukuka, tarladan gökyüzüne, aklınıza gelen gelmeyen
  her konuda 'AB'ye uyum için' yasa çıkardık.
  Hayatınızda olumlu yönde ne değişti?
  Size ne faydası oldu?
 
 
  Çünkü şöyle bir manzara var.
  Çıkarılan AB'ye uyum yasaları...
  Bölücüye yaradı.
  Apo'ya yaradı.
  Fehriye'ye yaradı.
  Köktendinciye yaradı.
  Takıyyeciye yaradı.
  Diasporaya yaradı.
  Rum'a yaradı.
  Cari açığa yaradı.
  Kapkaççıya yaradı.
  Katile, ite, uğursuza yaradı.
 
  Peki...
  Aynı AB'ye uyum yasalarının...
  Vergisini ödeyen, karıncayı incitmeden hayatını sürdürmeye çalışan,
  yargıya güvenen, devletini seven, bayrağına saygı gösteren, namuslu,
  yurtsever vatandaşa nasıl bir faydası oldu?
 
  Açalım biraz...
  Bu nasıl ortak?
  Sınıflar sardalya kasası gibi...
  60'şar 70'şer kişi sığışıyor çocuklarımız.
  Öğretmenlerimiz, ameleden az kazanıyor.
  Bu şartlarda AB'ye girmemiz mümkün mü?
  Değil.
  Peki siz hiç, bugüne kadar Avrupa Birliği'nin bir defa olsun,
 'bu sorunu çöz, çözmezsen olmaz' dediğini duydunuz mu?
  Ben duymadım.
  Ama eğitimle ilgili ne duyuyoruz hep?
  'Ruhban Okulu'nu aç.'
 
  Sabahın 4'ünde giriyoruz hastane kuyruğuna...
  Kalp ameliyatına bile 6 ay sonraya gün veriliyor...
  Temel insan hakkımız yok yani!
  'Al şu fonları, hastane aç' diyor mu?
  Demiyor... Ne diyor?
  'Limanları aç.'
 
  Bayramda 104 kişi daha öldü.
  Her yıl küçük bir Avrupa kenti kadar  insanımız yollarda heba oluyor.
  'Yollarını düzelt' demesi gerekmez mi?
  Gerekir... Ama o ne diyor?
  'Ermenistan'a yol aç.'
 
  Resmi olarak 2.5 milyon, gayriresmi olarak 10 milyon işsiz var
  Türkiye'de.  Fas'ın Tunus'un Cezayir'in işsizini alıyor.
  Bize duvar.
  Bi tek kimi alıyor bizden?
  PKK'lıyı.
 
 
  İşçi suçlu. Terörist mağdur.
 
  Bölücü posteri taşıyana 'dokunma' diyor.
  Atatürk posteri asana 'indir onu' diyor.
 
  AB üyesi İngiltere, kendi genelkurmay başkanına göre bile,
 'elalemin ülkesinde işgalci.'
  Çıt çıkmıyor.
  Bizim asker, 'kendi toprakları üzerinde' uçak uçuruyor...
  Şiddetli itiraz.
  Kınama.
 
  El ele verip, Çanakkale'den Antep'e, İzmir'den Urfa'ya,
  katlettikleri Türk'ün haddi hesabı yok.
  'Soykırımcısın' diyor.
  'Değilim' demek yasak üstelik.
 
  Kendi ülkesinin şartlarına göre kanun çıkarmakla yükümlü olan
  Meclis, 'tercüme bürosu'na döndü...
  Trafik suçu bile işlenmeyen ülkelerin kanunları bire bir Türkçe'ye
  çevriliyor.
  Sonra ne oluyor?
  İt, uğursuz kol geziyor.
  Namuslu vatandaş korku içinde.
 
  Farz edelim, Akmerkez'e gittiniz.
  Üstünüz aranıyor mu?
  Aranıyor... Çocukların bile aranıyor.
  Ama polis, şüphelendiği bir kişinin üstünü arayabiliyor mu?
  Arayamıyor.
  Neden?
  Çünkü artık, hakim kararı gerekiyor.
  Akmerkez'deki güvenlik görevlisinin hakim kararına ihtiyacı yok...
  Devletin polisinin hakim kararına ihtiyacı var.
  Buna 'AB'ye uyum' deniyor.
 
  Tatile gideceksiniz...
  Mesela, Belçika'ya.
  Vize vermek için, tapu istiyor, banka cüzdanı istiyor, gidiş-dönüş
  uçak bileti istiyor, kalacağın otelin rezervasyonunu istiyor,
  şimdi yeni moda çıktı, kulaklarını gösteren fotoğraf istiyor.
  Ama Fehriye orada.
  Hâlâ bir terslik yok mu burada?
 
  Cumhuriyet 83 yaşında...
  AB kaç yaşında?
  'AB için referandum yapalım' dedik...
  Ali Kemaller çok kızdı.
  Devam o zaman...
 
  Temel sorun şu aslında...
  Yıllardır diyorsun ki, 'AB, AB...'
  E görüyorsun ki, iş boka sarıyor.
  Şimdi çıkıp, nasıl diyeceksin...
  'Bu iş yanlışmış.'
  Nasıl diyeceksin?
 
  İnsanın, yanıldığını kendisine bile itiraf etmesi zordur.
  Ama yanıldıkları nokta, AB değil.
  'Türkiye'yi adam edecek' bütün güzelliklerin, ancak ve sadece,
  'dışardan gelebileceğini' sanıyorlar.
  'Bizi kurtarsa kurtarsa, yabancılar kurtarır' zannediyorlar.
  Yanıldıkları nokta bu.
 
  Zihniyetlerinin dedeleri de, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ydi...
  Amerikan mandacılarıydı.
 
  Hatta, başka versiyonlarını da yaşadık, yakın geçmişte...
  Hatırlayın...
  Sovyet'e sarılmıştı çoğu.
  Kendi devrimine dudak büküp, elalemin devrimini alkışlıyorlardı.
  Gorbaçov çıktı, pardon dedi...
  Harç bitti, yapı paydos, herkes yoluna...
  Ayazda kalakaldılar!
  Savruldular.
  Kimi 'eşitlik meşitlik' falan derken, en vahşi patrondan daha
  kapitalist oldu...
  Kimi daha düne kadar Allah'a bile inanmazken, takke taktı kafasına.
 
  Nereyi tuttularsa, kurudu!
  'Yabancıların' becerebileceğine inandılar...
  Mustafa Kemal'in 'kalıcı' olabileceğine inanamadılar bir türlü.
  Bakar kör çünkü bunlar. Görmüyorlar.
  Ama dünya görüyor...
  Geçen yüzyıldan bu yüzyıla 'ayakta geçmeyi başaran tek ideoloji'
  O ufak tefek, sarışın adamın devrimi oldu.
  İlelebet payidar.
 

  Yılmaz Özdil                                                                                                            

 




Looking for last minute shopping deals? Find them fast with Yahoo! Search.
< =text/>DIV { MARGIN: 0px }

<>UNKNOWN { FONT-FAMILY: Verdana; panose-1: 2 11 6 4 3 5 4 4 2 4 } P.MsoNormal { FONT-SIZE: 12pt; MARGIN: 0cm 0cm 0pt; FONT-FAMILY: "Times New Roman" } LI.MsoNormal { FONT-SIZE: 12pt; MARGIN: 0cm 0cm 0pt; FONT-FAMILY: "Times New Roman" } DIV.MsoNormal { FONT-SIZE: 12pt; MARGIN: 0cm 0cm 0pt; FONT-FAMILY: "Times New Roman" } A:link { COLOR: blue; TEXT-DECORATION: underline } SPAN.MsoHyperlink { COLOR: blue; TEXT-DECORATION: underline } A:visited { COLOR: purple; TEXT-DECORATION: underline } SPAN.MsoHyperlinkFollowed { COLOR: purple; TEXT-DECORATION: underline } P { FONT-SIZE: 12pt; MARGIN-LEFT: 0cm; MARGIN-RIGHT: 0cm; FONT-FAMILY: "Times New Roman" } SPAN.E-postaStili17 { COLOR: windowtext; FONT-FAMILY: Arial } UNKNOWN { MARGIN: 70.85pt } DIV.Section1 { }

Efendim ? AB'mi dediniz ? Hadi canım siz de !..

 

 


43 (kırküç) yıldır sorulmayan soru
 
  Aslında dün yazacaktık...
  Araya deprem girdi, bugüne kaldı.
  Demiştik ki, bayramdan önce...
  'AB için referandum yapılsın.'
  Madem millet için AB'ye girmek istiyorsunuz...
  Yetti artık, emrivaki...
  Millete sorun.
  İstiyor mu, istemiyor mu?
 
  Çünkü benim bildiğim, AB'nin bir numaralı kriteri,
  millet ne istiyorsa, onu yapmak...
  Aksini değil.
  Bu nedenle onlar kendi milletlerine sordu...
  İsteyen girdi,  istemeyen girmedi.
  Mesela, Norveç...
  Seçilmiş bir hükümet vardı iktidarda.
  Yani milletten 'yetki' almıştı.
  Ama buna rağmen, referandum yaptı.
  'Hayır' dedi millet... Girmediler.
  Bir zarar gördüklerini de, görmedim.
 
  Peki ya biz?
  İlk başvuru, 1959'da.
  Menderes... Rahmetli...
  Kimseye başvurdu mu, 'başvuralım mı, başvurmayalım mı' diye?
  Başvurmadı.
  Başvurmadan başvurdu...
  Sonra?
  Hatırlayın...
  Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller...
  Hepsi birer defa girdi AB'ye...
  Hepsi, ayrı ayrı kutlama yaptı AB'ye girdiğimiz için.
  E baktı ki millet, bir yere girdiğimiz falan yok...
  'N'oluyor' demeye kalmadı...
  Tayyip Erdoğan iki defa daha girdi.
  Patlattığımız havai fişeğin haddi hesabı yok, AB'ye girdiğimiz için.
  En fazla defa biz girdik!
  Ama hâlâ dışardayız.
  Hatta, dışarda bi tek biz varız.
  Bu arada bize giren girene...
 
  Ve işte bugünkü soru...
  Siyasilere değil, size.
  Herkes kendine soracak.
  Herkes kendine verecek cevabı...
 
  1963 Ankara Anlaşması'nı milat kabul edersek...
  Dile kolay, 43 yıldır...
  Ekonomiden hukuka, tarladan gökyüzüne, aklınıza gelen gelmeyen
  her konuda 'AB'ye uyum için' yasa çıkardık.
  Hayatınızda olumlu yönde ne değişti?
  Size ne faydası oldu?
 
 
  Çünkü şöyle bir manzara var.
  Çıkarılan AB'ye uyum yasaları...
  Bölücüye yaradı.
  Apo'ya yaradı.
  Fehriye'ye yaradı.
  Köktendinciye yaradı.
  Takıyyeciye yaradı.
  Diasporaya yaradı.
  Rum'a yaradı.
  Cari açığa yaradı.
  Kapkaççıya yaradı.
  Katile, ite, uğursuza yaradı.
 
  Peki...
  Aynı AB'ye uyum yasalarının...
  Vergisini ödeyen, karıncayı incitmeden hayatını sürdürmeye çalışan,
  yargıya güvenen, devletini seven, bayrağına saygı gösteren, namuslu,
  yurtsever vatandaşa nasıl bir faydası oldu?
 
  Açalım biraz...
  Bu nasıl ortak?
  Sınıflar sardalya kasası gibi...
  60'şar 70'şer kişi sığışıyor çocuklarımız.
  Öğretmenlerimiz, ameleden az kazanıyor.
  Bu şartlarda AB'ye girmemiz mümkün mü?
  Değil.
  Peki siz hiç, bugüne kadar Avrupa Birliği'nin bir defa olsun,
 'bu sorunu çöz, çözmezsen olmaz' dediğini duydunuz mu?
  Ben duymadım.
  Ama eğitimle ilgili ne duyuyoruz hep?
  'Ruhban Okulu'nu aç.'
 
  Sabahın 4'ünde giriyoruz hastane kuyruğuna...
  Kalp ameliyatına bile 6 ay sonraya gün veriliyor...
  Temel insan hakkımız yok yani!
  'Al şu fonları, hastane aç' diyor mu?
  Demiyor... Ne diyor?
  'Limanları aç.'
 
  Bayramda 104 kişi daha öldü.
  Her yıl küçük bir Avrupa kenti kadar  insanımız yollarda heba oluyor.
  'Yollarını düzelt' demesi gerekmez mi?
  Gerekir... Ama o ne diyor?
  'Ermenistan'a yol aç.'
 
  Resmi olarak 2.5 milyon, gayriresmi olarak 10 milyon işsiz var
  Türkiye'de.  Fas'ın Tunus'un Cezayir'in işsizini alıyor.
  Bize duvar.
  Bi tek kimi alıyor bizden?
  PKK'lıyı.
 
 
  İşçi suçlu. Terörist mağdur.
 
  Bölücü posteri taşıyana 'dokunma' diyor.
  Atatürk posteri asana 'indir onu' diyor.
 
  AB üyesi İngiltere, kendi genelkurmay başkanına göre bile,
 'elalemin ülkesinde işgalci.'
  Çıt çıkmıyor.
  Bizim asker, 'kendi toprakları üzerinde' uçak uçuruyor...
  Şiddetli itiraz.
  Kınama.
 
  El ele verip, Çanakkale'den Antep'e, İzmir'den Urfa'ya,
  katlettikleri Türk'ün haddi hesabı yok.
  'Soykırımcısın' diyor.
  'Değilim' demek yasak üstelik.
 
  Kendi ülkesinin şartlarına göre kanun çıkarmakla yükümlü olan
  Meclis, 'tercüme bürosu'na döndü...
  Trafik suçu bile işlenmeyen ülkelerin kanunları bire bir Türkçe'ye
  çevriliyor.
  Sonra ne oluyor?
  İt, uğursuz kol geziyor.
  Namuslu vatandaş korku içinde.
 
  Farz edelim, Akmerkez'e gittiniz.
  Üstünüz aranıyor mu?
  Aranıyor... Çocukların bile aranıyor.
  Ama polis, şüphelendiği bir kişinin üstünü arayabiliyor mu?
  Arayamıyor.
  Neden?
  Çünkü artık, hakim kararı gerekiyor.
  Akmerkez'deki güvenlik görevlisinin hakim kararına ihtiyacı yok...
  Devletin polisinin hakim kararına ihtiyacı var.
  Buna 'AB'ye uyum' deniyor.
 
  Tatile gideceksiniz...
  Mesela, Belçika'ya.
  Vize vermek için, tapu istiyor, banka cüzdanı istiyor, gidiş-dönüş
  uçak bileti istiyor, kalacağın otelin rezervasyonunu istiyor,
  şimdi yeni moda çıktı, kulaklarını gösteren fotoğraf istiyor.
  Ama Fehriye orada.
  Hâlâ bir terslik yok mu burada?
 
  Cumhuriyet 83 yaşında...
  AB kaç yaşında?
  'AB için referandum yapalım' dedik...
  Ali Kemaller çok kızdı.
  Devam o zaman...
 
  Temel sorun şu aslında...
  Yıllardır diyorsun ki, 'AB, AB...'
  E görüyorsun ki, iş boka sarıyor.
  Şimdi çıkıp, nasıl diyeceksin...
  'Bu iş yanlışmış.'
  Nasıl diyeceksin?
 
  İnsanın, yanıldığını kendisine bile itiraf etmesi zordur.
  Ama yanıldıkları nokta, AB değil.
  'Türkiye'yi adam edecek' bütün güzelliklerin, ancak ve sadece,
  'dışardan gelebileceğini' sanıyorlar.
  'Bizi kurtarsa kurtarsa, yabancılar kurtarır' zannediyorlar.
  Yanıldıkları nokta bu.
 
  Zihniyetlerinin dedeleri de, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ydi...
  Amerikan mandacılarıydı.
 
  Hatta, başka versiyonlarını da yaşadık, yakın geçmişte...
  Hatırlayın...
  Sovyet'e sarılmıştı çoğu.
  Kendi devrimine dudak büküp, elalemin devrimini alkışlıyorlardı.
  Gorbaçov çıktı, pardon dedi...
  Harç bitti, yapı paydos, herkes yoluna...
  Ayazda kalakaldılar!
  Savruldular.
  Kimi 'eşitlik meşitlik' falan derken, en vahşi patrondan daha
  kapitalist oldu...
  Kimi daha düne kadar Allah'a bile inanmazken, takke taktı kafasına.
 
  Nereyi tuttularsa, kurudu!
  'Yabancıların' becerebileceğine inandılar...
  Mustafa Kemal'in 'kalıcı' olabileceğine inanamadılar bir türlü.
  Bakar kör çünkü bunlar. Görmüyorlar.
  Ama dünya görüyor...
  Geçen yüzyıldan bu yüzyıla 'ayakta geçmeyi başaran tek ideoloji'
  O ufak tefek, sarışın adamın devrimi oldu.
  İlelebet payidar.
 

  Yılmaz Özdil 

Yukarı
 Cevapla Cevapla Sayfa  <1 5354555657 184>


Forum Kısayol Forum İzinleri Liste gör

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.50
Copyright ©2001-2008 Web Wiz

Bu sayfa 0,234 saniyede hazırlanmıştır